close
norrköping-into-the-wild-trees-min

Yıllar önce izlediğim, fakat bu gece tekrar izlediğimde neredeyse filme dair hiçbir şey anımsamadığımı fark ettiğim ‘Yabana Doğru’ (Into the Wild) filmi macera, biyografi ve dram kategorisinde 2007 tarihli bir yapım. ‘Yabana Doğru’ yolculuğuna henüz yirmili yaşlarının başında çıkan ve maalesef yaklaşık iki yıl sonra bu yolculuktan tam da dönmek üzereyken daha önce geçtiği nehrin taşmasıyla şehre dönüşünü ertelemek zorunda kalan ve hemen sonrasında, aşık olduğu doğanın ona sunduğu zehirli bir bitkiyi yediği için hayata veda eden Christopher Johnson McCandless’in gerçek yaşamına dayanan filmde ana karakteri Emile Hirsch canlandırıyor ve naçizane fikrim, harika bir iş çıkarıyor.

Ben bir film eleştirmeni değilim. Dolayısıyla, gerek görseller gerekse oyunculuklar konusunda söyleyebileceklerim genel ifadelerin ötesine geçmeyecektir. Fakat, göç ve söylem çözümlemesi çalışan bir doktora araştırmacısı olarak filmdeki söylemsel içe göçü bir nebze yorumlamak istedim.

Doğduğunda aslında henüz bir hiç iken çevresindeki yapının kendisine atfettiği ilk söylem ile edindiği ‘Christopher Johnson McCandless’ ismini bu yolculuğunun hemen başında ‘Alexander Supertramp’ (Alexander Süperberduş) ile değiştiren bir özneden bahsediyoruz. Kendisine biçilen ‘sahte’ dünyadan, ailesinden, arabasından, paradan ve onu o ana kadar o özne yapan her şeyden uzaklaşıp Kuzey’e, Alaska’ya yola çıkan ve bu yolculuğu sırasında dönüşen, dönüştüren Alexander, daha öncesinde olduğu gibi, Leo Tolstoy’dan Jack London’a okuduğu yazarların kitaplarındaki karakterleri kendisine yol arkadaşı seçiyor. Bu çerçevede bakıldığında, bir öznenin onu çevreleyen yapıdan nereye giderse gitsin aslında tamamen kurtulamayacağı görülebilir. Birileri komşuları ile yaşamayı tercih ederken Alexander gibi kimseler kitap karakterleriyle ya da doğadaki hayvan, bitki gibi başka nesnelerle kendisini oldurma çabasına girebilir. Burada Alexander’i diğerlerinden farklı kılan ise kendisini olduracak çevreyi, bir başka deyişle yapıyı, kendisinin özgürce seçme isteği ve bunun peşine düşmesi. Her gün sabah dokuz akşam beş çalışmak zorunda olduğu bir mesaisinin olmaması; evden işe, işten eve bir hayatı tercih etmemesi onun özgür seçimlerinden sadece bir tanesi.

Psikolojiden ilham alarak uluslararası ilişkilerde Sosyal İnşacılık yaklaşımını geliştiren Alexander Wendt aynen bireylerde olduğu gibi devletlerin de bir kimliği olduğunu ve bu kimliklerin birtakım çıkarlar doğurduğunu ve hatta söz konusu kimliklerin de aynı anda bu çıkarlardan beslendiğini ve nihayet eylemlerini belirleyen şeyin bu kimlik-çıkar ilişkisi olduğunu savunur. Filmin karakteri Alexander Supertramp, adaşı Alexander Wendt’in varsayımlarından biraz farklı olarak, çevresinde onu sarmalayan yapıdan uzaklaşıp kendi kimliğini oluşturma çabasına giriyor. Her devlet ve birey gibi o da kendi çıkarlarını, yine kendisinin yaratmaya çalıştığı kimlik doğrultusunda oluşturuyor ki onun için en büyük çıkar, bütün yolculuğu boyunca ve son durağı Alaska’da hayatta kalmak, her ne olursa olsun nefes almaya devam etmek oluyor. Yolculuğu sırasında karşılaştığı kişiler onun kimliğini değiştirmeye, zaman zaman onu Alaska’ya gitmekten vazgeçirmeye çalışsa da Alexander bu söylemlere olabildiğince direnç gösterip okuduğu kitaplardaki karakterlerin söylemleriyle kendi kimliğini ve haliyle çıkarlarını beslemeye devam ediyor.

Alexander’ın yaşamında esas olan noktalardan bir diğeri ise bu söylemsel içe göçü sırasında sadece dönüşmek değil dönüştürmek de. Çünkü sürekli notlar alıyor, yaşadıklarını, duygu ve düşüncelerini kaydediyor. Alaska’ya yolculuğunun ardından amacı, bütün bunları bir kitap haline getirip kendi söylemini yaymak ve böylece pasif bir özne olmaktan çıkıp çevresindeki yapıyı değiştirmek. Nitekim o zorlu doğadan canlı kurtulamasa da yaşadıklarının bir filme konu olmasıyla aslında amacını büyük oranda gerçekleştiriyor. Eksik kalan kısım ise, doğada edindiği bütün deneyimlerin ardından filmin sonunda belirttiği üzere, ‘Mutluluk ancak paylaşıldığında gerçektir’ söylemini kendi yaşamı için gerçekleştirememiş olması. Yani, doğa tamam ama insansız da olunamayacağını açıkça gözler önüne seriyor. Ve ben bu yazıyla kuyuya bir taş daha atıyorum, çıkarabilene aşk ola.

Yine bir not, bu kez biraz uzun: LiU Norrköping Kampüsü’nde göç çalışan bir başka Türk. Onu şu anda bu yazıyı kaleme aldığım kütüphanenin penceresinden, yaklaşık kırk elli metre mesafeden görüyorum. Bir marketin önünde insanlardan para dilenen, kendisi gibi yirmili yaşlarının başında esmer tenli bir gence doğru yaklaşıyor, ona gülümsüyor, onunla sohbet ediyor ve hatta samimi biçimde tokalaşıyor. Hal hatır sorduktan sonra çantasından birkaç bozukluk çıkarıp dilenen esmer tenli gencin boş bardağının içine bırakıyor, genç gülümsüyor ve bu kez tokalaşmak için elini kendisi bizim Türk’e uzatıyor. Ve ardından Türk genç markete giriyor. Ben biliyorum, bu Türk buradaki eğitim masraflarını karşılamak için geceleri gazete dağıtıyor. Demem o ki insanların yüz çevirdiği bir ‘dilenci’ ile tokalaşmak bazen boş bardak kutusuna bırakacağınız birkaç bozuk paradan daha değerli olabilir. Ve evet, söylemler beni de seni de dünyayı da değiştirir.

    AsylumSeeker

    The author AsylumSeeker

    Leave a Response